Sayın Velimiz,

Kaldığınız yerden devam etmek için giriş yapıp kayıt olabilirsiniz.

İyi okumalar ve başarılar dileriz.

Elmadil — Edildikçe Kızarır

Heidi — Heidi

Seviyenize uygun İngilizce hikaye okuyun. Anlamadığınız cümlelerin yanındaki + butonuna tıklayarak Türkçe çevirisini görebilirsiniz.

🌲 A2.2 Seviye 📝 42 Cümle ⏱️ 8 Dakika 🔤 Temel Üst Kelimeler

Hikayede Geçen Temel Kelimeler

mountain dağ
grandfather büyükbaba
village köy
meadow çayır, otlak
lonely yalnız
courage cesaret
friendship arkadaşlık
wheelchair tekerlekli sandalye
homesick yurt özlemi çeken
trust güvenmek
goat keçi
miss özlemek
fresh taze
recover iyileşmek
breathe nefes almak
surprised şaşırmış
hut kulübe
worried endişeli
return geri dönmek
encourage cesaretlendirmek
bright parlak, aydınlık
warm sıcak, içten
gentle nazik, yumuşak
beyond ötesinde

Heidi

Heidi - Heidi

Heidi was a cheerful eight-year-old girl who loved the mountains deeply.
Heidi, dağları derinden seven neşeli sekiz yaşında bir kız çocuğuydu.
She lived with her grandfather in a small wooden hut high above the village.
Köyün çok üzerinde, küçük ahşap bir kulübede büyükbabasıyla yaşıyordu.
The garden around the hut was full of colorful wildflowers and tall, green pine trees.
Kulübenin etrafındaki bahçe renkli yabani çiçekler ve uzun, yeşil çam ağaçlarıyla doluydu.
Every morning, Heidi was breathing the fresh mountain air and feeling happy.
Her sabah Heidi taze dağ havasını soluyordu ve mutlu hissediyordu.
Although her grandfather seemed strict at first, he was actually a warm and gentle man.
Büyükbabası ilk başta sert görünse de aslında sıcakkanlı ve nazik bir adamdı.
Heidi's best friend was a boy named Peter, who was taking care of the goats on the mountain.
Heidi'nin en iyi arkadaşı, dağda keçilere bakan Peter adında bir çocuktu.
Every day, while Peter was leading the goats to the meadow, Heidi was running beside him.
Her gün Peter keçileri çayıra götürürken, Heidi onun yanında koşuyordu.
She thought about how beautiful and free life on the mountain was.
Dağdaki hayatın ne kadar güzel ve özgür olduğunu düşünürdü.
"Peter, I never want to leave this place," said Heidi one afternoon.
"Peter, bu yeri hiç terk etmek istemiyorum," dedi Heidi bir öğleden sonra.
Peter smiled and said that he felt the same way about the mountains.
Peter güldü ve dağlar hakkında aynı şekilde hissettiğini söyledi.
However, one autumn morning, Heidi's aunt Dete arrived at the hut with a serious face.
Ancak bir sonbahar sabahı, Heidi'nin halası Dete ciddi bir yüzle kulübeye geldi.
Dete said that she was going to take Heidi to a rich family in the city of Frankfurt.
Dete, Heidi'yi Frankfurt şehrindeki zengin bir aileye götüreceğini söyledi.
Heidi felt nervous and looked at her grandfather with worried eyes.
Heidi gergin hissetti ve büyükbabasına endişeli gözlerle baktı.
"Grandfather, must I go? I don't want to leave you," she said quietly.
"Büyükbaba, gitmek zorunda mıyım? Seni terk etmek istemiyorum," dedi sessizce.
The old man hugged her and told her that she should be brave and trust herself.
Yaşlı adam onu kucakladı ve cesur olması gerektiğini ve kendine güvenmesi gerektiğini söyledi.
In Frankfurt, Heidi met Clara, a girl who could not walk and was using a wheelchair.
Frankfurt'ta Heidi, yürüyemeyen ve tekerlekli sandalye kullanan Clara adında bir kızla tanıştı.
Clara's house was large and beautiful, but it felt cold and silent inside.
Clara'nın evi büyük ve güzeldi, ancak içi soğuk ve sessiz hissettiriyordu.
As soon as Heidi entered the room, Clara's eyes became bright with excitement.
Heidi odaya girer girmez Clara'nın gözleri heyecanla parladı.
"I can show you my books and we could read together every day!" said Clara happily.
"Sana kitaplarımı gösterebilirim ve her gün birlikte okuyabiliriz!" dedi Clara mutlu bir şekilde.
Heidi smiled, although she was still thinking about the mountains and missing Peter.
Heidi güldü, her ne kadar hâlâ dağları düşünüyor ve Peter'ı özlüyor olsa da.
The two girls were spending long hours reading and talking about the world beyond the city.
İki kız şehrin ötesindeki dünyayı okuyarak ve konuşarak uzun saatler geçiriyordu.
Heidi told Clara that the mountain meadows were the most beautiful place she had ever seen.
Heidi, Clara'ya dağ çayırlarının gördüğü en güzel yer olduğunu söyledi.
Clara said that she wanted to visit the mountains one day, and her eyes filled with hope.
Clara bir gün dağları ziyaret etmek istediğini söyledi ve gözleri umutla doldu.
However, Heidi was becoming more and more homesick as the weeks passed.
Ancak haftalar geçtikçe Heidi giderek daha fazla yurt özlemi çekmeye başladı.
She could not sleep well and she often dreamed of the snowy mountain tops.
Düzgün uyuyamıyor ve çoğu zaman karlı dağ zirvelerini rüyasında görüyordu.
One day, Clara's doctor visited and he was very worried about Heidi's health.
Bir gün Clara'nın doktoru ziyaret etti ve Heidi'nin sağlığı konusunda çok endişeliydi.
He said that Heidi needed to return to the mountains as soon as possible.
Heidi'nin bir an önce dağlara dönmesi gerektiğini söyledi.
"I must go home," said Heidi, and for the first time in months, she felt courage inside her.
"Eve gitmem lazım," dedi Heidi ve aylarca ilk kez içinde cesaret hissetti.
Clara held her hand and said that their friendship would never end, no matter the distance.
Clara elini tuttu ve ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar arkadaşlıklarının asla bitmeyeceğini söyledi.
As soon as Heidi returned to the mountain, she ran to her grandfather's arms.
Heidi dağa döner dönmez büyükbabasının kollarına koştu.
The old man was standing at the door of the hut, and his eyes were full of tears.
Yaşlı adam kulübenin kapısında duruyordu ve gözleri yaşlarla doluydu.
Peter was also waiting there and said that he was going to show her all the new baby goats.
Peter de orada bekliyordu ve ona yeni doğan tüm yavru keçileri göstereceğini söyledi.
While Heidi was hugging everyone, she felt that this was where she truly belonged.
Heidi herkesi kucaklarken gerçekten ait olduğu yerin burası olduğunu hissetti.
The following summer, Clara's father brought her to the mountain to visit Heidi.
Ertesi yaz Clara'nın babası onu Heidi'yi ziyarete dağa götürdü.
Clara was surprised because the mountain air was much fresher than anything she had breathed before.
Clara şaşırdı çünkü dağ havası daha önce soluduğu her şeyden çok daha tazdeydi.
Every day, Heidi was encouraging Clara to try to stand up a little on her own.
Her gün Heidi, Clara'yı kendi başına biraz ayağa kalkmayı denemesi için cesaretlendiriyordu.
"You can do it, Clara! I believe in you," said Heidi with a warm and confident smile.
"Yapabilirsin Clara! Sana inanıyorum," dedi Heidi sıcak ve güvenli bir gülümsemeyle.
One morning, while Peter and Heidi were watching, Clara slowly stood up for the first time.
Bir sabah, Peter ve Heidi izlerken Clara ilk kez yavaşça ayağa kalktı.
Everyone was so happy that they hugged each other and laughed together for a long time.
Herkes o kadar mutluydu ki birbirlerini kucakladılar ve uzun süre birlikte güldüler.
Heidi thought that true friendship gives people the courage to do impossible things.
Heidi, gerçek arkadaşlığın insanlara imkânsız şeyleri yapma cesareti verdiğini düşündü.

Bu Hikayeyi İndirin

Hikayeyi çevrimdışı okumak, yazdırmak veya sınıfta kullanmak için Word formatında indirin.

Anlama Soruları — Comprehension Questions

1. Why did Heidi have to leave the mountain and go to Frankfurt?
2. How did Heidi feel in Frankfurt, and what was the sign that showed this?
3. What do you think changed in Clara's life after she visited the mountain? Why?
4. What did Heidi's grandfather mean when he told her to "trust herself" before she left?
5. What is the main message of this story about friendship and courage?
Doğru Cevap